YÛNUS SURESİ

94’ten 96’ya kadar olan 3 ayet hariç, Mekke’de inmiştir. Ayet sayısı 109, kelime sayısı 1832, harf sayısı 7567’dir.

سُـورَةُ يُـونُـسَ

10:1

الٓرۚ تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلۡكِتَـٰبِ ٱلۡـحَـكِيمِ ١

Elif, lâm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan ve Allah’tan geldiğine delalet eden) bu yüce ayetler, (tevhidi ve Allah’ın şeriatini en mükemmel şekilde beyan eden) hikmet dolu kitabın (Kur’ân’ın) ayetleridir.

* Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir.

10:2

أَكَانَ لِلنَّاسِ عَجَبًا أَنۡ أَوۡحَيۡنَآ إِلَـىٰ رَجُلٖ مِّنۡهُمۡ أَنۡ أَنذِرِ ٱلنَّاسَ وَبَـشِّـرِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنَّ لَهُمۡ قَدَمَ صِدۡقٍ عِندَ رَبِّهِمۡۗ قَالَ ٱلۡكَـٰفِرُونَ إِنَّ هَـٰذَا لَسَـٰحِرٞ مُّبِيـنٌ ٢

Kendi içlerinden (beşerden) olan bir adama, “Bütün insanları (küfür, şirk ve günah işlememeleri konusunda) uyar ve gerçek manada iman edip sana tâbi olanlara, işledikleri salih amellere karşılık Rableri katında büyük mükâfaat ve yüce makam olduğunu müjdele!” diye vahyetmemiz insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki kâfirler, “Muhakkak ki bu adam (Muhammed), sihri apaçık belli olan bir sihirbazdır.” dediler?!

10:3

إِنَّ رَبَّـكُـمُ ٱللَّهُ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِـي سِتَّةِ أَيَّامٖ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَـى ٱلۡعَرۡشِۖ يُدَبِّرُ ٱلۡأَمۡرَۖ مَا مِن شَفِيعٍ إِلَّا مِنۢ بَعۡدِ إِذۡنِهِۦۚ ذَٰلِـكُـمُ ٱللَّهُ رَبُّـكُـمۡ فَٱعۡبُدُوهُۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ ٣

(Ey kendi içlerinden bir adama vahyedilmesine şaşanlar!) Muhakkak ki rabbiniz olan Allah (buna kadirdir çünkü O); gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş’a istiva etti.* Her şeyin takdiri, kendi idaresi ve hükmü altındadır (mülkünde her şeyi yapmaya kadirdir, dilediğini mutlaka gerçekleştirir, her şeyi yerli yerine koyar) ve O izin vermedikçe katında hiç kimse şefaat edemez. İşte bu sıfatlara sahip olan Allah, sizin hak olan rabbinizdir (sahibiniz, ilahınız ve mevlanızdır). Öyleyse sadece O’na ibadet edin (ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayın)! Ey kâfirler! Hâlâ (çevrenize ibretle bakarak bu sıfatlara sahip yüce Rabbinize ibadet edip O’na hiçbir konuda şirk koşmamanız gerektiğini) anlamıyor musunuz?!

* Sahabelerin istiva hakkındaki inancı; “ثُـمَّ ٱسۡـتَـوَىٰ عَـلَـى ٱلۡـعَـرۡشِ” sözü Kur’ân’da geçtiği için böyle ayetleri okumak ve Allahu Teâlâ’nın Arş’a istiva ettiğine inanmaktı. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivası, aklın idrak edebileceği bir şey değildir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir; çünkü keyfiyet Allahu Teâlâ’dan kaldırılmıştır. Keyfiyet, sadece mahluka ait olan bir vasıf olduğu için Allahu Teâlâ hakkında keyfiyet düşünen kişi, Allahu Teâlâ’yı cisim olarak tasavvur etmiş olur. Bu ayetten asla Arş’ın Allahu Teâlâ’nın yeri olduğu anlaşılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, yer ve mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ’ya mekân isnat eden kişi, O’nu cisme benzetmiş olduğu için Müslüman değildir. İşte bu, sahabe ve selefi salihinin görüşüdür. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’a yaptığı bir fiil olarak kabul etmek de caiz olan bir görüştür. İstivayı Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olarak kabul etmek ise Allahu Teâlâ’nın Arş’ı yaratmadan önce böyle bir sıfata sahip olmadığı anlamına gelir. Çünkü Arş, mahluk olan bir varlıktır yani daha önce yokken sonradan var olmuştur. Bu durumda istiva sıfatı, Arş yaratıldıktan sonra olmuş manasına gelir. Fakat “İstiva sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır, Arş yaratılmadan önce de vardı.” demek, kuvvetli bir görüş olmamasına rağmen küfür olmaz. Şu bilinmelidir ki Allahu Teâlâ’nın sıfatları kdîm (قَدِيم) ve ebedidir; asla artmaz, eksilmez ve değişmez. Dolayısıyla bu konuda doğru olan, istiva Kur’ân’da geçtiği için ya zahiri manasını vermeyip okuyup geçmek ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmek ya da Allahu Teâlâ’nın Arş’a bir fiil yapması olarak tevil etmektir. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasına, “Allah’ın zatına layık bir istivadır.” diye mana vermekte de bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan; Allahu Teâlâ’nın istivasını, yükselmek ve karar kılmak manasında anlamaktır. Allahu Teâlâ hakkında böyle manalar düşünmek apaçık küfürdür. Allahu Teâlâ’nın istivasına bu gibi manalar verildiğinde Allahu Teâlâ’ya layık olmayan şeyler nispet edilmiş olur. Çünkü: 1. Allahu Teâlâ için yükseldi sözü mesafe ve yer manasında kullanılırsa daha önce aşağıda idi, sonra yükselmek için harekete geçti anlamına gelir. Oysa Allahu Teâlâ yerden, zamandan, değişmekten, hareketten ve bir şeyin üzerine karar kılmaktan münezzehtir. Bunların hepsi mahlukun sıfatıdır ve Allah’a layık olmayan şeylerdir. 2. Allahu Teâlâ Arş’a sonradan karar kıldı manasına gelir. Bu ise Allahu Teâlâ’da yer değişimi veya hâl değişimi olduğu anlamına gelir. Bu da Allahu Teâlâ’ya layık değildir.

10:4

إِلَـيۡهِ مَرۡجِعُكُـمۡ جَـمِيعٗاۖ وَعۡدَ ٱللَّهِ حَقًّاۚ إِنَّهُۥ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡـخَـلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُۥ لِيَجۡزِيَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ بِٱلۡقِسۡطِۚ وَٱلَّذِينَ كَـفَرُواْ لَهُمۡ شَـرَابٞ مِّنۡ حَـمِـيمٖ وَعَذَابٌ أَلِيمُۢ بِمَا كَـانُواْ يَـكۡـفُرُونَ ٤

Bilin ki (dünyada yaptıklarınızın hesabını vermek için kıyamet gününde) hepiniz rabbiniz olan Allah’a döneceksiniz. Bu, Allah’ın verdiği hak (doğru ve mutlaka gerçekleşecek) olan bir vâddir. O, mahlukatı örneksiz olarak yaratmaya başlayan ve gerçek manada iman edip salih amel işleyenleri, sevaplarından hiçbir şey eksiltmeden mükâfaatlandırmak için (ölümlerinden) sonra (kıyamet gününde) diriltecek olandır. Kâfirlere gelince; (kendilerine gelen hakkı ve rasulümüzü bile bile) inkâr edip yüz çevirmelerinden dolayı muhakkak ki onlar için (cehennemde) çok sıcak bir içecek ve çok can yakıcı bir azap olacaktır.

10:5

هُوَ ٱلَّذِي جَعَلَ ٱلشَّمۡسَ ضِيَآءٗ وَٱلۡقَمَرَ نُورٗا وَقَدَّرَهُۥ مَنَازِلَ لِتَعۡلَمُواْ عَدَدَ ٱلسِّنِيـنَ وَٱلۡـحِـسَابَۚ مَا خَلَقَ ٱللَّهُ ذَٰلِكَ إِلَّا بِٱلۡـحَـقِّۚ يُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَـٰتِ لِقَوۡمٖ يَعۡلَمُونَ ٥

(Ey insanlar!) O (Allah); Güneş’i (kendiliğinden devamlı yanan) ışık (kaynağı), Ay’ı ise (Güneş ışığıyla parlayıp aldığı ışığı yansıtarak geceyi aydınlatıcı) nur kıldı. (Günlerin sayısını tayin etmeniz için Güneş’i yarattı, ayların ve) Yılların sayısını bilesiniz ve (dünyalık işlerinizde) zaman tayini yapabilesiniz diye Ay’a menziller (bir gün bir gece süresince katettiği duraklar) takdir etti. (Bilin ki) Allah bunları (gökleri, yerleri ve içindekileri boşu boşuna değil) ancak hak ile (azametini ve kudretini kullarına izhar etmek için) yarattı. Allah, (tek ilah olduğunu ve sadece kendisine ibadet edilmesi gerektiğini gösteren) bu apaçık delilleri, bilenler (bu deliller üzerinde düşünüp doğru yolda gitmek isteyenler) için beyan etmektedir.

10:6

إِنَّ فِـي ٱخۡتِلَـٰفِ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ ٱللَّهُ فِـي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِ لَأٓيَـٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَتَّقُونَ ٦

Muhakkak ki gece ve gündüzün (birbiri ardından) gelip gidişinde, Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde, (Allah’ın emirlerine riayet edip yasaklarından kaçınarak) Allah’tan hakkıyla korkan kimseler için (Allah’ın birliğine, mükemmel hikmet, tedbir ve kudretine delalet eden) açık deliller vardır.

10:7

إِنَّ ٱلَّذِينَ لَا يَرۡجُونَ لِقَآءَنَا وَرَضُواْ بِٱلۡـحَـيَـوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَٱطۡمَأَنُّواْ بِهَا وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنۡ ءَايَـٰتِـنَا غَـٰفِلُونَۙ ٧

Muhakkak ki bize kavuşmaya (öldükten sonra diriltilip hesaba çekileceğine) inanmayan, (ebedi olan ahiret hayatı yerine fâni olan) dünya hayatından ve lezzetlerinden razı olan, bunları elde etmekle sevinip yetinen ve (Allah’ın varlığına, birliğine delalet eden kevni ve şeri) ayetlerimizden ğafil olan (bunlardan yüz çevirip ibret almayan) kâfirlere gelince...

10:8

أُوْلَٰٓئِكَ مَأۡوَىٰهُمُ ٱلنَّارُ بِمَا كَـانُواْ يَـكۡـسِبُونَ ٨

İşte bu (sıfatlara sahip olan) kâfirlerin (dünyada) yaptıkları amellerin (küfür, şirk ve ahireti inkârlarının) karşılığı, (ebedî olarak) cehennem ateşinde kalmaktır.

10:9

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ يَهۡدِيهِمۡ رَبُّهُم بِإِيمَـٰنِهِمۡۖ تَـجۡـرِي مِن تَـحۡـتِهِمُ ٱلۡأَنۡهَـٰرُ فِـي جَنَّـٰتِ ٱلنَّعِيمِ ٩

Muhakkak ki gerçek manada iman edip salih amel (Allah için ve istediği şekilde amel) işleyenleri rableri olan Allah, (ihlasla ve güzel bir şekilde) iman etmeleri sebebiyle istediği ve razı olduğu amelleri yapmaya muvaffak kılar, sonra da (ahiret gününde) onları sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan ve nimetleri bitip tükenmek bilmeyen cennetlere (içinde ebedî olarak kalmak üzere) yerleştirir.

10:10

دَعۡوَىٰـهُمۡ فِيهَا سُبۡحَـٰنَكَ ٱللَّهُمَّ وَتَـحِـيَّتُهُمۡ فِيهَا سَلَـٰمٞۚ وَءَاخِرُ دَعۡوَىٰـهُمۡ أَنِ ٱلۡـحَـمۡدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِيـنَ ١٠

Cennetteki mu’minlerin duası, “(سُـبۡـحَـٰنَـكَ ٱللَّهُمَّ) Ey Allah’ım! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederiz.” demeleri; cennette birbirleri ile selamlaşırken “(سَـلَـٰمٌ) Selam olsun size!” demeleri ve dualarının sonunda “(ٱلۡـحَـمۡـدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلۡعَـٰلَمِيـنَ) Âlemlerin rabbi olan Allah’ı mahlukata benzemekten ve noksan sıfatlardan tenzih ederek her şeyden çok sever ve her şeyden daha çok yüceltiriz.” demeleridir.