HÛD SURESİ

114. ayet hariç, Mekke’de inmiştir. Ayet sayısı 123, kelime sayısı 1915, harf sayısı 7567’dir.

سُـورَةُ هُـودٍ

11:1

الٓرۚ كِتَـٰبٌ أُحۡكِمَتۡ ءَايَـٰتُهُۥ ثُمَّ فُصِّلَتۡ مِن لَّدُنۡ حَكِيمٍ خَبِيـرٍ ١

Elif, lâm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan ve Allah’tan geldiğine delalet eden) bu yüce ayetler, (hem diziliş hem üslup hem de mana bakımından) muhkem olan (ve içinde hiçbir eksiklik ya da hata bulunmayan) kitabın (Kur’ân’ın) ayetleridir. Sonra bu ayetlerin tafsilatı, (حَـكِـيـم) Ḥakîm olan (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandıran) ve (خَـبِـيـر) Ḫabîr olan (kullarının her hâlini gizlisiyle açığıyla bilen ve kendisine hiçbir şey gizli olmayan Allah) tarafından beyan edilmiştir.

* Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir.

11:2

أَلَّا تَعۡبُدُوٓاْ إِلَّا ٱللَّهَۚ إِنَّنِـي لَـكُـم مِّنۡهُ نَذِيرٞ وَبَـشِيـرٞ ٢

İşte bu ayetlerin tafsilatının özü, sadece Allah’a ibadet etmenizi (ve O’na hiçbir şeyi eş koşmamanızı) emretmektedir. Ey rasulüm! İnsanlara şöyle de: “Muhakkak ki ben, (bana iman etmeyip karşı gelenleri azapla) korkutucu ve (bana iman edip itaat edenleri ise kat kat mükâfaatla) müjdeleyici olarak size Allah tarafından gönderilmiş bir rasulüm.”

11:3

وَأَنِ ٱسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّـكُـمۡ ثُمَّ تُوبُوٓاْ إِلَيۡهِ يُمَتِّعۡـكُـم مَّتَـٰعًا حَسَنًا إِلَـىٰٓ أَجَلٖ مُّسَمّٗـى وَيُؤۡتِ كُـلَّ ذِي فَضۡلٖ فَضۡلَهُۥۖ وَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنِّـيٓ أَخَافُ عَلَيۡـكُـمۡ عَذَابَ يَوۡمٖ كَبِيـرٍ ٣

(Ey insanlar!) Önce (işlediğiniz küfür ve şirkleri terk edip) Rabbinizden bağışlanma isteyin! (Şirki ve küfrü terk ettikten) Sonra O’na tevbe edin (emirlerine itaate ve razı olduğu amellere yönelin)! Eğer böyle yaparsanız (daha önce işlediğiniz bütün günahlarınızı affeder ve) tayin edilmiş eceliniz gelinceye kadar helal rızıklar vererek sizi (huzurlu bir şekilde) yaşatır. Ve O; (malından, kuvvetinden, vaktinden ve sahip olduğu diğer şeylerden) Allah yolunda harcayana, karşılık olarak mutlaka kat kat mükâfaat verir. Eğer (davet ettiğim şeylerden) yüz çevirirseniz (tevbe etmez, şirki terk etmez ve ibadette ihlaslı olmazsanız) o (helak edici) muazzam günün azabına uğramanızdan korkarım.”

11:4

إِلَـى ٱللَّهِ مَرۡجِـعُـكُـمۡۖ وَهُوَ عَلَـىٰ كُـلِّ شَـيۡءٖ قَدِيرٌ ٤

“Ey insanlar! (Öldükten sonra) Dönüşünüz yalnız Allah’adır (bu sebeple emirlerine karşı gelmekten sakının)! Ve bilin ki O, her şeye (ve ölümünüzden sonra sizi diriltip hesap sormaya) kadirdir (hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz).”

11:5

أَلَآ إِنَّهُمۡ يَثۡنُونَ صُدُورَهُمۡ لِيَسۡتَخۡفُواْ مِنۡهُۚ أَلَا حِيـنَ يَـسۡتَغۡشُونَ ثِيَابَهُمۡ يَعۡلَمُ مَا يُـسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَۚ إِنَّهُۥ عَلِيمُۢ بِذَاتِ ٱلصُّدُورِ ٥

Biliniz ki onlar (münafıklar), kalplerindeki (İslam’a, Rasul’e ve Müslümanlara karşı) düşmanlıklarını gizlemek için göğüslerini öne eğmektedirler. Bilinmelidir ki onlar elbiselerine büründüklerinde bile Allah, gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilmektedir. Muhakkak ki O, göğüslerde gizlenen her şeyi bilendir.

11:6

۞وَمَا مِن دَآبَّةٖ فِـي ٱلۡأَرۡضِ إِلَّا عَلَـى ٱللَّهِ رِزۡقُهَا وَيَعۡلَمُ مُسۡتَقَرَّهَا وَمُسۡتَوۡدَعَهَاۚ كُـلّٞ فِـي كِتَـٰبٖ مُّبِيـنٖ ٦

Ve yeryüzünde hareket eden her canlının rızkını veren Allah’tır. Ve O, onların (gece veya gündüz) gidip kaldığı yeri de ölüp kalacağı en son yeri de bilir. Bunların hepsi bir kitapta (Levhi’l Mahfuz’da) tafsilatlı ve açık bir şekilde yazılmıştır.

11:7

وَهُوَ ٱلَّذِي خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ فِـي سِتَّةِ أَيَّامٖ وَكَـانَ عَرۡشُهُۥ عَلَـى ٱلۡمَآءِ لِيَبۡلُوَكُمۡ أَيُّـكُـمۡ أَحۡسَنُ عَمَلٗاۗ وَلَئِن قُلۡتَ إِنَّـكُـم مَّبۡعُوثُونَ مِنۢ بَعۡدِ ٱلۡمَوۡتِ لَيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ كَـفَرُوٓاْ إِنۡ هَـٰذَآ إِلَّا سِحۡرٞ مُّبِيـنٞ ٧

Ve ey insanlar! (Öldükten sonra kendisine döneceğiniz) Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. (Bunları örneksiz yaratan yüce zat, sizi öldükten sonra diriltmekten âciz olur mu?!) Ve (bunları yaratmadan önce) O’nun Arş’ı su üzerinde idi. (Gökleri, yeri ve bunların içindekileri altı günde yaratan) Allah, hanginiz (emirlerine itaat edip) salih ameller işleyecek (hanginiz emirlerine karşı gelecek) diye sizi imtihan etmek için yaratmıştır. Ey rasulüm! Sen, kavminin müşriklerine, “Muhakkak ki siz öldükten sonra dirileceksiniz (ve yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz).” desen (ve buna dair ayet okusan) dirilmeyi inkâr eden o kâfirler sana mutlaka şöyle derler: “Bize okuduğun bu Kur’ân, apaçık sihirden başka bir şey değildir (o ancak bâtıl olan bir sözdür)!”

11:8

وَلَئِنۡ أَخَّرۡنَا عَنۡهُمُ ٱلۡعَذَابَ إِلَـىٰٓ أُمَّةٖ مَّعۡدُودَةٖ لَّيَقُولُنَّ مَا يَـحۡـبِسُهُۥٓۗ أَلَا يَوۡمَ يَأۡتِيهِمۡ لَيۡسَ مَصۡرُوفًا عَنۡهُمۡ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَـانُواْ بِهِۦ يَـسۡتَهۡزِءُونَ ٨

Ve ey rasulüm! (Hakkı bile bile reddeden) Müşrik kavminin başına gelecek olan azabı (hikmetimiz gereği) belli bir vakte kadar geciktirsek muhakkak (seni yalanlayıp alay ederek) şöyle derler: “(Bize vâdettiğin) O azap niye gelmiyor ki (onun gelmesini engelleyen nedir)?!” Bilsinler ki azap başlarına geldiği zaman, bunu onlardan hiç kimse geri çeviremez ve alay ederek gelmesini istedikleri o azap başlarına iner (ve hepsini helak eder).

11:9

وَلَئِنۡ أَذَقۡنَا ٱلۡإِنسَـٰـنَ مِنَّا رَحۡـمَـةٗ ثُمَّ نَزَعۡنَـٰهَا مِنۡهُ إِنَّهُۥ لَيَـُٔوسٞ كَفُورٞ ٩

Şu bir gerçektir ki insanoğluna katımızdan bir rahmet (bol rızık ve sağlık gibi hoşa giden şeyler) tattırsak sonra da bunu ondan alsak (kıtlık, fakirlik veya hastalık gibi bir musibet versek) muhakkak ki o zaman rahmetimizden ümidini keser ve (kendisine hiç nimet verilmemiş gibi) nankörlük yapar.

11:10

وَلَئِنۡ أَذَقۡنَـٰهُ نَعۡمَآءَ بَعۡدَ ضَرَّآءَ مَسَّتۡهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ ٱلسَّيِّـَٔاتُ عَنِّـيٓۚ إِنَّهُۥ لَفَرِحٞ فَخُورٌ ١٠

Eğer ona (insanoğluna) uğradığı musibetten (kıtlık, fakirlik veya hastalık gibi sıkıntılardan) sonra nimetlerimizi (bol rızık ve sağlık gibi hoşuna giden şeyler) tattırsak (Allah’a şükretmek yerine) çok sevinçli bir şekilde, “Artık bütün sıkıntılar benden gitti.” der ve (Allah’ın verdiği nimetlerle) insanlara karşı üstünlük taslayarak onları ezmeye kalkar.