ER-RAʿD SURESİ

Bazı âlimlere göre 31. ve 43. ayetler hariç, Mekke’de inmiştir. Bazı âlimlere göre ise 31. ve 32. ayetler hariç, Medine’de inmiştir. Ayet sayısı 43, kelime sayısı 855, harf sayısı 3506’dır.

سُـورَةُ ٱلرَّعۡـدِ

13:1

الٓمٓرۚ تِلۡكَ ءَايَـٰتُ ٱلۡكِتَـٰبِۗ وَٱلَّذِيٓ أُنزِلَ إِلَيۡكَ مِن رَّبِّكَ ٱلۡـحَـقُّ وَلَـٰكِـنَّ أَكۡثَـرَ ٱلنَّاسِ لَا يُؤۡمِنُونَ ١

Elif, lâm, mîm, râ.* İşte (bu gibi harflerden müteşekkil olan) bu suredeki ayetler ve Rabbin tarafından sana indirilen Kur’ân’daki ayetler muhakkak ki haktır fakat insanların çoğu (inat ve kibirden dolayı) buna iman etmez.

* Bazı surelerin başında bulunan “Elif, lâm, mîm. Tā, sîn. Yâ, sîn.” gibi harflere huruful mukattaa denir. Âlimler bu harflerin tefsiri hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlimler bu harflerin, Kur’ân’daki surelerin isimleri olduğunu söylemiştir. Bazı âlimler bu konuda hiçbir tevil yapmayıp manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı âlimler de Allahu Teâlâ’nın bu harflerle kâfirlere meydan okuduğunu söylemiştir ve bu, en kuvvetli görüştür. Çünkü Allahu Teâlâ, bu harflerle başlayan surelerde, bu harflerin hemen akabinde Kur’ân’ı zikrederek “İşte bu Kur’ân, sizin bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiştir. Öyleyse bildiğiniz bu harflerden meydana gelmiş olan Kur’ân’ın aynısını veya bir suresinin benzerini haydi, siz de meydana getirin bakalım!” şeklinde meydan okumuştur. Her ne kadar Kur’ân Arapların kullandığı harflerden meydana gelmişse de üslubunda bir hayat ve canlılık vardır. Fakat insanların sözleri asla böyle değildir.

13:2

ٱللَّهُ ٱلَّذِي رَفَعَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ بِغَيۡـرِ عَمَدٖ تَرَوۡنَهَاۖ ثُمَّ ٱسۡتَوَىٰ عَلَـى ٱلۡعَرۡشِۖ وَسَخَّرَ ٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَۖ كُـلّٞ يَـجۡرِي لِأَجَلٖ مُّسَمّٗـىۚ يُدَبِّرُ ٱلۡأَمۡرَ يُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَـٰتِ لَعَلَّـكُـم بِلِقَآءِ رَبِّـكُـمۡ تُوقِنُونَ ٢

Allah; gökleri, gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükseltmiş ve sonra Arş’a istiva etmiştir.* Güneş’i ve Ay’ı da (kullarının menfaatine olacak şekilde) hükmüne boyun eğdirmiştir. Güneş ve Ay’ın her biri, (Allah’ın ilminde) tayin edilmiş zamana kadar (yörüngesinde düzgün bir şekilde) hareket eder. O (Allah), göklerde ve yerde bulunan her şeyi (vahdaniyetine, mükemmel kudretine ve hikmetine delalet edecek şekilde) düzene koyup kusursuz bir şekilde idare eder. Ve O, (vahdaniyetine, mükemmel kudretine ve hikmetine delalet eden) delilleri apaçık bir şekilde beyan etmektedir ki (bütün bunlardan ibret alıp kâinatın yaratıcısı olan) Rabbinize kavuşacağınızı (sizi boşu boşuna değil, dünyada imtihan etmek için yaratıp mükellef kıldığını ve öldükten sonra diriltip dünyada yaptığınız amellerden dolayı size hesap soracağını) kesin bir şekilde anlayasınız (ve ona göre hem iman hem de salih amelle hazırlıklı olasınız).

* Sahabelerin istiva hakkındaki inancı; “ثُـمَّ ٱسۡـتَـوَىٰ عَـلَـى ٱلۡـعَـرۡشِ” sözü Kur’ân’da geçtiği için böyle ayetleri okumak ve Allahu Teâlâ’nın Arş’a istiva ettiğine inanmaktı. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivası, aklın idrak edebileceği bir şey değildir. Onun keyfiyeti hakkında soru sormak bidattir; çünkü keyfiyet Allahu Teâlâ’dan kaldırılmıştır. Keyfiyet, sadece mahluka ait olan bir vasıf olduğu için Allahu Teâlâ hakkında keyfiyet düşünen kişi, Allahu Teâlâ’yı cisim olarak tasavvur etmiş olur. Bu ayetten asla Arş’ın Allahu Teâlâ’nın yeri olduğu anlaşılmaz. Çünkü Allahu Teâlâ, yer ve mekândan münezzehtir. Allahu Teâlâ’ya mekân isnat eden kişi, O’nu cisme benzetmiş olduğu için Müslüman değildir. İşte bu, sahabe ve selefi salihinin görüşüdür. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasını, Arş’a yaptığı bir fiil olarak kabul etmek de caiz olan bir görüştür. İstivayı Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olarak kabul etmek ise Allahu Teâlâ’nın Arş’ı yaratmadan önce böyle bir sıfata sahip olmadığı anlamına gelir. Çünkü Arş, mahluk olan bir varlıktır yani daha önce yokken sonradan var olmuştur. Bu durumda istiva sıfatı, Arş yaratıldıktan sonra olmuş manasına gelir. Fakat “İstiva sıfatı kdîm (قَدِيم) olan bir sıfattır, Arş yaratılmadan önce de vardı.” demek, kuvvetli bir görüş olmamasına rağmen küfür olmaz. Şu bilinmelidir ki Allahu Teâlâ’nın sıfatları kdîm (قَدِيم) ve ebedîdir; asla artmaz, eksilmez ve değişmez. Dolayısıyla bu konuda doğru olan, istiva Kur’ân’da geçtiği için ya zahiri manasını vermeyip okuyup geçmek ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmek ya da Allahu Teâlâ’nın Arş’a bir fiil yapması olarak tevil etmektir. Allahu Teâlâ’nın Arş’a istivasına, “Allah’ın zatına layık bir istivadır.” diye mana vermekte de bir sakınca yoktur. Sakıncalı olan; Allahu Teâlâ’nın istivasını, yükselmek ve karar kılmak manasında anlamaktır. Allahu Teâlâ hakkında böyle manalar düşünmek apaçık küfürdür. Allahu Teâlâ’nın istivasına bu gibi manalar verildiğinde Allahu Teâlâ’ya layık olmayan şeyler nispet edilmiş olur. Çünkü: 1. Allahu Teâlâ için yükseldi sözü mesafe ve yer manasında kullanılırsa daha önce aşağıda idi, sonra yükselmek için harekete geçti anlamına gelir. Oysa Allahu Teâlâ yerden, zamandan, değişmekten, hareketten ve bir şeyin üzerine karar kılmaktan münezzehtir. Bunların hepsi mahlukun sıfatıdır ve Allah’a layık olmayan şeylerdir. 2. Allahu Teâlâ Arş’a sonradan karar kıldı manasına gelir. Bu ise Allahu Teâlâ’da yer değişimi veya hâl değişimi olduğu anlamına gelir. Bu da Allahu Teâlâ’ya layık değildir.

13:3

وَهُوَ ٱلَّذِي مَدَّ ٱلۡأَرۡضَ وَجَعَلَ فِيهَا رَوَٰسِـيَ وَأَنۡهَـٰرٗاۖ وَمِن كُـلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ جَعَلَ فِيهَا زَوۡجَيۡـنِ ٱثۡنَيۡـنِۖ يُغۡشِـي ٱلَّيۡلَ ٱلنَّهَارَۚ إِنَّ فِـي ذَٰلِكَ لَأٓيَـٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَتَفَكَّرُونَ ٣

Ve O; yeri yayan, (sarsılmasın diye) oraya (kökü derinde sabit olan) sağlam dağlar yerleştiren, içinde nehirler var eden, her çeşit üründen çiftler (erkek ve dişiler) yaratan ve gündüzü geceyle bürüyendir. Muhakkak ki bunlarda, aklını kullanarak düşünüp ibret alan kavim için (Allah’ın birliğine, mükemmel kudretine, hikmetine ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğine delalet eden) açık deliller vardır.

13:4

وَفِـي ٱلۡأَرۡضِ قِطَعٞ مُّتَجَٰوِرَٰتٞ وَجَنَّـٰتٞ مِّنۡ أَعۡنَـٰبٖ وَزَرۡعٞ وَنَـخِـيلٞ صِنۡوَانٞ وَغَيۡرُ صِنۡوَانٖ يُـسۡقَـىٰ بِمَآءٖ وَٰحِدٖ وَنُفَضِّلُ بَعۡضَهَا عَلَـىٰ بَعۡضٖ فِـي ٱلۡأُكُلِۚ إِنَّ فِـي ذَٰلِكَ لَأٓيَـٰتٖ لِّقَوۡمٖ يَعۡقِلُونَ ٤

Ve yeryüzünde birbirine yakın olan bölgeler, bu bölgelerde bahçeler ve bu bahçelerde de üzümler, ekinler (bitkiler), aynı kökten çıkmış hurma ağaçları ile ayrı ayrı köklerden çıkmış hurma ağaçları vardır. Bunların hepsi aynı su ile sulanmaktadır fakat biz, tat ve fayda bakımından bir kısmını diğerinden üstün kılarız. Muhakkak ki bunlarda, aklını kullanarak düşünüp ibret alan kavim için (Allah’ın birliğine, mükemmel kudretine, hikmetine ve yalnız O’na ibadet edilmesi gerektiğine delalet eden) açık deliller vardır (çünkü bunlardan ancak onlar istifade eder).

13:5

۞وَإِن تَعۡجَبۡ فَعَجَبٞ قَوۡلُهُمۡ أَءِذَا كُنَّا تُرَٰبًا أَءِنَّا لَفِـي خَلۡقٖ جَدِيدٍۗ أُوْلَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ كَـفَرُواْ بِرَبِّهِمۡۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ ٱلۡأَغۡلَـٰلُ فِـيٓ أَعۡنَاقِهِمۡۖ وَأُوْلَٰٓئِكَ أَصۡحَـٰبُ ٱلنَّارِۖ هُمۡ فِيهَا خَـٰلِدُونَ ٥

Ve ey rasulüm! Eğer (seni yalanlamaları sebebiyle) hayret edeceksen bil ki asıl hayret edilecek şey, onların “Biz çürüyüp toprak olduktan sonra yeniden hayata mı döndürüleceğiz?!” demeleridir. İşte bu sözü söyleyenler, Rablerinin kudretini inkâr eden kâfirlerdir. İşte bunlar, (kıyamet gününde) boyunlarına (ateşten) tasmalar takılacak olanlardır. Ve onlar ateş ehlidirler, orada sonsuza kadar kalacaklardır.

13:6

وَيَسۡتَعۡجِلُونَكَ بِٱلسَّيِّئَةِ قَبۡلَ ٱلۡـحَـسَنَةِ وَقَدۡ خَلَتۡ مِن قَبۡلِهِمُ ٱلۡمَثُلَـٰتُۗ وَإِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغۡفِرَةٖ لِّلنَّاسِ عَلَـىٰ ظُلۡمِهِمۡۖ وَإِنَّ رَبَّكَ لَشَدِيدُ ٱلۡعِقَابِ ٦

Ve ey rasulüm! Kavminin müşrikleri senden, başlarına (Allah’ın takdir ettiği) hayırdan (afiyet ve iyilikten) önce, kötülük (musibet ve ceza) gelmesini (sana meydan okuyarak) acele edip istemektedir. Hâlbuki o müşriklerden önce de onlar gibi (rasullerini yalanlayan) ümmetler gelip geçmiştir (fakat bu ümmetlerin başına gelenlerden ibret almadılar). Muhakkak ki senin Rabbin, insanların zulüm (küfür, şirk ve günah) işlemesine rağmen tevbe imkânı verip hemen başlarına azap indirmez. Ve bil ki Rabbin, (tevbe etmeyip küfür, şirk ve günahında ısrar edenlere) cezası çok şiddetli olandır.

13:7

وَيَقُولُ ٱلَّذِينَ كَـفَرُواْ لَوۡلَآ أُنزِلَ عَلَيۡهِ ءَايَةٞ مِّن رَّبِّهِۦٓۗ إِنَّمَآ أَنتَ مُنذِرٞۖ وَلِكُـلِّ قَوۡمٍ هَادٍ ٧

(Allah tarafından gönderildiğini ispat eden açık deliller getirdiği hâlde hakkı istemeyen) Kâfirler, “Muhammed’e, Rabbi tarafından (doğru söylediğini ispat eden) bir mucize indirilseydi ya! (O zaman hak rasul olduğunu anlardık.)” derler. Ey rasulüm! (Mucize indirmek sana değil, Allah’a aittir.) Sen ancak bir uyarıcısın (sana inanmayıp tâbi olmayanları ahiret azabıyla korkutansın). Biliniz ki her kavme, hak yola davet edip hidayet edici bir nebi gönderilmiştir.

13:8

ٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تَـحۡمِلُ كُلُّ أُنثَـىٰ وَمَا تَغِيضُ ٱلۡأَرۡحَامُ وَمَا تَزۡدَادُۚ وَكُـلُّ شَـيۡءٍ عِندَهُۥ بِمِقۡدَارٍ ٨

Allah, her dişinin karnında taşıdığını (onun hakkındaki her şeyi) bilir ve rahimlerde hasıl olan eksilme ve artmaları da bilir. Ve her şey O’nun katında tayin edilmiş bir ölçü iledir (ne artar ne de eksilir).

13:9

عَـٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ ٱلۡكَبِيـرُ ٱلۡمُتَعَالِ ٩

(Çünkü) O, ğaybı (kullarının bilmediği şeyleri) ve şahid olunan (kullarının bildiği) şeyleri en ince teferruatıyla bilendir. O; (ٱلۡـكَـبِـيـر) el-Kebîr’dir (isim, sıfat ve fiilleriyle yücedir), (ٱلۡـمُـتَـعَـال) el-Muteʿâl’dir (zatı, sıfatları ve fiilleriyle yarattıklarından üstündür).

13:10

سَوَآءٞ مِّنكُـم مَّنۡ أَسَرَّ ٱلۡقَوۡلَ وَمَن جَهَرَ بِهِۦ وَمَنۡ هُوَ مُسۡتَخۡفِۭ بِٱلَّيۡلِ وَسَارِبُۢ بِٱلنَّهَارِ ١٠

(Ey insanlar!) Biliniz ki gizlediğiniz sözler ile açığa vurduğunuz sözler ve geceleyin (karanlıkta) gizlice yaptığınız şeyler ile gündüz (açıkça) yaptığınız şeyler O’nun ilminde eşittir.