EL-FETḤ SURESİ

Medine’de inmiştir. Ayet sayısı 29, kelime sayısı 530, harf sayısı 2438’dir.

سُـورَةُ ٱلۡـفَـتۡـحِ

48:1

إِنَّا فَتَحۡنَا لَكَ فَتۡحٗا مُّبِينٗا ١

Ey rasulüm! Doğrusu (Hudeybiye Antlaşmasıyla) sana apaçık bir fetih (zafer) ihsan ettik.

48:2 - 3

لِّيَغۡفِرَ لَكَ ٱللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِن ذَنۢبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعۡمَتَهُۥ عَلَيۡكَ وَيَهۡدِيَكَ صِرَٰطٗا مُّسۡتَقِيمٗا ٢ وَيَنصُرَكَ ٱللَّهُ نَصۡـرًا عَزِيزًا ٣

Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola iletir ve seni, kimsenin reddedemeyeceği şanlı ve izzetli bir zafer ile muzaffer kılar.

48:4

هُوَ ٱلَّذِيٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِـي قُلُوبِ ٱلۡمُؤۡمِنِيـنَ لِيَـزۡدَادُوٓاْ إِيمَٰنٗا مَّعَ إِيمَٰنِهِمۡۗ وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَكَـانَ ٱللَّهُ عَلِيمًا حَكِيمٗا ٤

O, mu’minlerin sahip olduğu imanla beraber imanlarının daha da artması için (Hudeybiye’de) kalplerine sekînet (sebat ve mutmainlik) indirendir. Ve bilin ki göklerin ve yerin orduları sadece Allah’ındır. Ve Allah (عَـلِيـم) ʿAlîm’dir (koyduğu hükümlere itaat edenleri, bunlara karşı gelenleri ve ister gizli ister açık olsun, ister büyük ister küçük olsun, her şeyi en ince ayrıntısıyla bilendir), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan ve verdiği her hükümde hikmet sahibi olandır).

48:5

لِّيُدۡخِلَ ٱلۡمُؤۡمِنِيـنَ وَٱلۡمُؤۡمِنَـٰتِ جَنَّـٰتٖ تَـجۡرِي مِن تَـحۡتِهَا ٱلۡأَنۡهَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيهَا وَيُـكَـفِّرَ عَنۡهُمۡ سَيِّـَٔاتِهِمۡۚ وَكَـانَ ذَٰلِكَ عِندَ ٱللَّهِ فَوۡزًا عَظِيمٗا ٥

İşte bu nimetler; Allah’ın mu’min erkekler ile mu’min kadınları, içinde ebedî kalmak üzere sarayları ve ağaçları altından ırmaklar akan cennetlere koyması ve onların günahlarını affetmesi içindir. İşte bu, Allah katında gerçekten de seviyesine hiçbir başarının ulaşamayacağı büyük bir zaferdir.

48:6

وَيُعَذِّبَ ٱلۡمُنَـٰفِقِيـنَ وَٱلۡمُنَـٰفِقَـٰتِ وَٱلۡمُشۡرِكِيـنَ وَٱلۡمُشۡرِكَـٰتِ ٱلظَّآنِّيـنَ بِٱللَّهِ ظَنَّ ٱلسَّوۡءِۚ عَلَيۡهِمۡ دَآئِرَةُ ٱلسَّوۡءِۖ وَغَضِبَ ٱللَّهُ عَلَيۡهِمۡ وَلَعَنَهُمۡ وَأَعَدَّ لَهُمۡ جَهَنَّمَۖ وَسَآءَتۡ مَصِيـرٗا ٦

Ayrıca mu’minlere verilen bu nimetler, Allah hakkında kötü zanda bulunan (İslam’ı muzaffer ve şeriatini hâkim kılmayacağını zanneden) münafık erkekler ile münafık kadınlara ve müşrik erkekler ile müşrik kadınlara azap etmek içindir. Azap çemberi onlara dönmüştür ve Allah onlara (küfür, şirk, nifak ve kötü zanlarından dolayı) ğadab etmiş,* rahmetinden uzaklaştırmış ve onlar için (ceza olarak) cehennemi hazırlamıştır. O ne kötü sondur!

* Allahu Teâlâ’nın ğadablanması, bazı âlimlere göre Allahu Teâlâ’nın ceza vermesidir. Çünkü Allahu Teâlâ’ya zahiri manasına göre ğadab sıfatı verilirse Allahu Teâlâ ğadablandığında daha önce ğadablanmamış manasına gelir. Yani Allahu Teâlâ yeni bir sıfat edinmiş olur. Bu ise Allahu Teâlâ’ya layık değildir çünkü Allahu Teâlâ’nın bütün sıfatları kdîm (قَدِيم)’dir. Kur’ân’da Allahu Teâlâ hakkında bunun gibi zahiri teşbihi çağrıştıran bazı lafızlar geçmektedir. Bütün ehlisünnet âlimleri, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manalarını asla kabul etmeyip Allahu Teâlâ’yı bu manalardan tenzih ettiler. Ancak mana verme konusunda üç yol takip ettiler. Birinci yol, sahabelerin çoğunun yoludur. Sahabelerin çoğu, ayetten istenilen genel manayı anlamakla birlikte bu kelimelerin Allahu Teâlâ’ya layık olmayan manalarından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek mana vermeden olduğu gibi okudular ve “Bu kelimelerin manası, okuyuşudur.” deyip manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Örneğin Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: “Bilakis Allah’ın iki yed’i açıktır.” (el-Mâide: 64). Onlar bu ayeti okurken ayetin genel manasını yani Allahu Teâlâ’nın cimri değil bilakis çok cömert olduğunu anladılar. Ayette geçen “يَدَاهُ (iki yed’i)” kelimesi üzerinde ise durmayıp olduğu gibi okudular; asla uzuv olan yed manasını anlamadılar ve Allahu Teâlâ’yı bundan tenzih edip gerçek manasını Allahu Teâlâ’ya havale ettiler. Sahabelerin çoğu bu tavrı takındı. Az bir kısım sahabe ise yine zahiri manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek bu gibi lafızları Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir manaya tevil etti. Onlardan sonra gelen âlimlerden bir kısmı sahabelerin çoğunun yolunu takip ederken bir kısmı tevil yolunu seçti ve bunların bazısı mücmel tevil, bazısı ise tafsilatlı tevil yaptı. Mücmel tevil yapan âlimler, bu kelimelerin teşbihi çağrıştıran manasından Allahu Teâlâ’yı tenzih ederek Allahu Teâlâ kendisine nispet ettiği için bunları sıfat kabul etmiş ve gerçek manasını sadece Allahu Teâlâ’nın bildiğini, mutlaka O’na layık bir manası olduğunu söylemiştir. Tafsilatlı tevil yapan âlimler ise bu kelimelere Arapçaya uygun şekilde, Allahu Teâlâ’ya layık bir mana verdiler. Fakat hiçbir zaman bu mananın kesin olduğunu söylemediler. Örneğin “Ğadab Allah’ın cezası, rıza ise mükâfaatıdır.” dediler. İster tafvid ister tevil yolunu seçsin, hiçbir ehlisünnet âlimi bu kelimelere zahiri manasını yani teşbihi çağrıştıran manaları vermediler. Böyle yapanlar ancak mücessime olanlardır.

48:7

وَلِلَّهِ جُنُودُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضِۚ وَكَـانَ ٱللَّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا ٧

Bilinmelidir ki göklerin ve yerin orduları sadece Allah’ındır. Ve Allah (عَـزِيـز) ʿAzîz’dir (kendisine asla galip gelinemeyen, her meselede dilediği gibi izzetle hüküm veren, kendisinden hesap sorulmayan ve emrine muhalefet edenleri hak ettikleri şekilde cezalandırandır), (حَـكِيـم) Ḥakîm’dir (verdiği her hükümde hikmet sahibi olan, hikmetiyle her şeyi yerli yerine koyan, sadece hakkı söyleyen, her fiili doğru ve mükemmel olan, emirlerine bile bile karşı gelenleri hikmeti gereği cezalandırandır).

48:8

إِنَّآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ شَـٰهِدٗا وَمُبَشِّرٗا وَنَذِيرٗا ٨

Ey rasulüm! Muhakkak ki seni (Allah’ın emirlerini ümmetine tebliğ ettiğine ve önceki rasullerin de hakkı kavimlerine tebliğ ettiklerine dair) şahid olarak, (Allah’ın emirlerine itaat edip yasaklarından uzak duranları cennetle) müjdeleyici ve (Allah’ın emirlerine itaat etmeyip yasaklarını ihlal edenleri cehennemle) korkutucu olarak gönderdik.

48:9

لِّتُؤۡمِنُواْ بِٱللَّهِ وَرَسُولِهِۦ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۚ وَتُـسَبِّحُوهُ بُـكۡرَةٗ وَأَصِيلًا ٩

Ta ki Allah’a ve rasulüne gerçek manada iman edesiniz, rasulüne yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve Allah’ı sabah akşam tesbih edesiniz (her türlü noksan sıfattan, mahlukata benzemekten ve zatına layık olmayan şeylerden tenzih ederek yüceltesiniz).

48:10

إِنَّ ٱلَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ ٱللَّهَ يَدُ ٱللَّهِ فَوۡقَ أَيۡدِيهِمۡۚ فَمَن نَّـكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَـىٰ نَفۡسِهِۦۖ وَمَنۡ أَوۡفَـىٰ بِمَا عَـٰهَدَ عَلَيۡهُ ٱللَّهَ فَسَيُؤۡتِيهِ أَجۡرًا عَظِيمٗا ١٠

Ey rasulüm! (Mekke müşrikleriyle savaşmak için Rıdvan Beyatinde) Sana beyat edenler, aslında Allah’a beyat etmiş oldular (çünkü beyat edilmesini emreden ve beyat edenlere mükâfaat verecek olan O’dur). Allah’ın eli,* beyat ederken beyat edenlerin elleri üzerindedir (Allah’ın yardımı onlaradır). Ve bilinmelidir ki onlardan kim beyatini bozarsa zararı kendisine aittir (Allah’a hiçbir zarar veremez ve O, onların her şeyini bilir, hiçbir şey O’na gizli değildir). Kim de (Allah’ın dinine yardım edeceğine dair) beyatine sadık kalırsa muhakkak ki Allah ona çok büyük mükâfaat (cenneti) verecektir.

* Bütün ehlisünnet âlimleri Allahu Teâlâ’yı cisim ve cisme ait her türlü özellikten tenzih etmiştir. Yed kelimesinin zahiri manası el uzvu olduğu ve uzuvlar da cismin özelliklerinden olduğu için yed kelimesine asla zahiri manasını vermemiş ve el uzvu olarak anlamamışlardır. Bazı ehlisünnet âlimleri, sahabelerin yaptığı gibi Allahu Teâlâ’yı zahiri manasından tenzih ederek ayet ve hadislerde geçen yed (el) kelimesini, ayet ve hadislerde nasıl zikredilmişse aynı şekilde okuyup geçmiş, bu konuda hiçbir araştırma yapmamış, soru sormamış, neden, nasıl dememiş ve manasını Allahu Teâlâ’ya havale etmiştir. Bazı ehlisünnet âlimleri ayet ve hadislerde Allahu Teâlâ hakkında zikredilen yed (el) kelimesinin Allahu Teâlâ’nın bir sıfatı olduğunu söylemiştir. Bazı ehlisünnet âlimleri de ayet ve hadislerde Allahu Teâlâ hakkında zikredilen yed (el) kelimesine, konuların siyakına, sibakına ve karinelerine bakarak zahiri manası dışında, Arapçada bulunan ve Allahu Teâlâ’nın zatına layık olan bir mana vermiş; fakat verdikleri mananın kesin Allahu Teâlâ’nın kastettiği mana olduğunu asla iddia etmemişlerdir. Yed (el) kelimesini bu şekilde tevil eden ehlisünnet âlimleri, ayet ve hadislerin siyakına, sibakına ve karinelerine bakarak yerine göre bu kelimeye, Allahu Teâlâ’nın zatına layık olan “kuvvet, kudret, mülk, dilediği şekilde tasarruf etme, nimet, rahmet, mağfiret, yardım, destek olma” gibi manalar vermiş veya sözdeki sıla manasında ya da bir amelin üstünlüğünü ve önemini belirtmek için kullanıldığını söylemişlerdir. Bazen de Allahu Teâlâ hakkında yedeyn (iki el) kelimesi kullanılmıştır. Ehlisünnet âlimleri bunu, taalluku; yaratılan varlığa değer, üstünlük, ayrıcalık ve şeref vermek olan bir sıfat olarak anlamışlardır, asla zahiri manasında uzuv ve temas etme olarak anlamamışlardır.